Yurtiçi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mesafe
İstatistikler
Toplam: 37549
Aktif: 3
Bugün: 32
Dün: 74
Revize Yazılar

Bana Ulaşın

        

 

......

Antalya-2

bir ikindin vakti geçtiğimiz konyadan virajlı yolları geçerek, torosları aşarak, gün battıktan sonra varıyoruz alanyaya. yol boyu çok yıldızlı oteller, kumlu, taşlı plajlar, palmiyeler ve muz seraları eşlik ediyor bize. bi yan da deniz bi yan da başı dumanlı, karlı dağlar. tabi gün batınca da bunların pek de anlamı kalmıyor.

image

gece iyiden iyiye çökünce etrafta ne var ne yok öğrenmek adına dışarı şöyle bi çıkıyorum. kot altı terliklerimde salaş görüntümü tamamlıyor. gece on sularında nereli olduğu belli olmayan alanyalı dostum başağa vatzepten yollamıştım canı çeksin diye (eheheh selam olsun.) geri döndüğümde yan tarafta ki canlı müzik beni mest etse de gece 2 ye kadar sürmesi pişman etmedi değil. 

sabah uyanır uyanmaz ilk işimiz etrafı turlayıp “damlataş mağarasını ziyaret etmek oluyor. (tabi ben de burada geceden kalan üstün yeteneklerimi kullanıyorum.) mağaraya girmeden birden karşımıza çıkan alanya müzesine uğrayıp, üstelik 18 yaşından küçüğüm ayağına yatıp bedavaya girip, iyice feyzlendim.

asıl hedefimiz deniz kıyısında. giriş belediyenin elinde olduğundan müze kartımız burada geçmiyor. (şimdilik müze kartım yok kaleye gidene kadar) giriş ise 3 lira. içeride çok güzel sarkıt ve dikitler var.

image


tabi benim fotoğrafım dururken yemişim sarkıtı dikiti. nem oranı %98 miş içerde. tabi her yer yapış yapış, sırıl sıklam, fıkır fıkır. tabelaya göre astım hastalarına iyi geliyormuş içerisi. sağlam ciğerlerle ben nefes alamazken hastalara nasıl deva oluyor anlamış değilim açıkçası. 

image

hemen kapı dışı da böyle. her yer ağaçlık. tabelalar olmasa mağarayı görmek imkansız ki zaten burası da tesadüfen bulunuyor. ama gezilip görülesi bi yer. 

içerde nem solumaktan solan ciğerim dışarı çıktığımda kendine geliyordu yavaş yavaş. ciğere bi kıyak geçmek adına daha da yukarılara, kaleye gitmeye karar verdik.

image

içeriye giriş ücretli (15tl). amman ha müze kartınız olmadan gitmeyin sakkın. sarnıçlarından sığınaklara, koğuşlardan burçlara kadar tam bir kale. içeride bi de kilise mevcut. teey bizanstan kalma. ama tam bir harabe. en kısa zamanda yapılır umarım. manzara ise enfes. böyle bir mekanda nasıl savaşılır aklım almıyor. ufuk çizgisinin sonsuz, dünyanın yuvarlak olduğu çok net görülebiliyor. (yani galilei haklıymış.) 

kaleden inerken kızıl kuleyi de görmeden gitmeyelim dedik. aslında kendisini eski 250 bin liraların arka yüzünden tanıyoruz. ufak bi araştırmayla görüyoruz ki parada bile kızıl renge boyanmış. 8 köşeli bu muazzam eser tipik bir selçuklu mimarisi. söylenceye göre kule yapılırken sağlamlaştırmak amacıyla harca yumurtanın beyazı katılmış. türk mantığı ile de ziyan olmasın ayağına sarısı da dış cepheye güzeeelce yedirilmiş. çörekotu ile süslediğimiz kulemizi 15 dakika pişirmek yeterli olacaktır sanıyorum. 

image

kareyi doğal haliyle vermenin beni daha çok haklı çıkaracağı kanısındayım. içerisi tam simetrik. üstünde durduğum yer su sarnıcı. dimdik bi biçimde aşağı kadar uzanıyor. alt katlardan ise surlar vasıtasıyla kaleye bağlantı mevcut. deniz dibinde marinanın kıyısında ki bu enfes yapı alanya durağımızın son noktası oluyor ve öğlen 1 civarında tam da sıcak bastırmışken arkamızda bırakıyoruz bu güzellikleri. 

antalya içinde ki yolculuğumuza benzinlikte yenen bi yemek sonrası devam ediyoruz. istikamet manavgatta ki o ünlü manavgat şelalesi. burayı da 70li yılların 5 lirasında hatırlıyoruz. (yani araştırıp öğreniyoruz diyorum.) burası da belediyeye ait olduğundan bilet alıyoruz maalesef. (3tl) içeride restoranlar, mısırcılar, şekerciler, souvenirler gırla gidiyor.

image

koccaa bir çağlayan beklerken karşımıza mızmız bi velet çıkıyor adeta. ortalama 3 metreden dökülen sular tahminimce debisi düşük olduğundan kaybediyor. ama yine de şırıltısı, kendisi, suyun kişisel rengi, ortamın zenginliğini attırıyor ve “vay be” nidaları eşliğinde kendini izletmeyi başarıyor. bu nadide manzara eşliğinde çayımızı yudumladıktan sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz yol üstü gezilerimize. 

manavgattan henüz ayrılmışken sideye ani bir dönüşle tarihte kısa bir yolculuğa çıkıyoruz. zira burada her yer antik.

image

şirin bi çarşısı var kendi çapında.tabi her yan çakmacı dolu. (gölgemin o cool duruşu dikkatimi çekmedi sanmayın.) yol sahile iniyor. e tabi biz de… bi kaç tur gemisi yanaşmış. sade taşlı bi bi kıyısı var. asıl civcivli plajlar ise kumköydeymiş sonradan öğrendiğim kadarıyla. neticede plajlara değil antik mekanları ziyarete geldik diyerekten uzaklaşıyoruz sahil kenarından. ama çokta uzaklaşamadan ülkemizde onlarcası bulunan bi apollon tapınağına rast geliyoruz. doğal ortamındaki bu tapınak yıkık dökük de olsa “gel beraber tapınak” demeyi ihmal etmiyor.

image

2000 sene önce bunu yapan medeniyetse şayet, bu gün yaşadığımızdan şüphe duyarım vesselam.. çok görkemli olabilecek gibi duran bu yapının tek eksiği şüphesiz ki geri kalanı. 

bu güzelliği doyasıya seyrettikten sonra amfi tiyatroya geçiyoruz. kente çok güzel bi oyun gelmiş olsa gerek. 

image

10 liraya giriş biletimi aldıktan sonra (müzekart!!) gözlerim b14 numarayı arıyor. yerimi buldum mısır, kola hazır ama oyun yok?? önemli bi işleri çıktı herhal.. kolayı, mısırı bi kenara bırakıp bu anı da ölümsüzleştiriyorum. yapılalı bin yıllar olmuş ama akustik şaşkınlık verecek kadar iyi içeride. 

saatler akşam 5 e doğru gelirken sideyide geride bırakarak yola tekrar koyuluyoruz. taaa ki yeni tabelalar görene kadar. 

yol üzerinde “aspendos 4” yazısını görünce “bildiğimiz aspendos mu lan burası” diye düşünürken geliveriyoruz hemen. burası da koca bi kentmiş zamanında. pazar yerinden bazilikasına, stadyumundan caddelerine kadar tam bir metropol!! giriş diğer yerlerde olduğu gibi ücretli. burada da 15 lira ödemeniz gerekiyor. (bi müzekart almadın gitti!!)

image

tabi o ünlü amfi tiyatrosu gerçekten muazzam. sanki ilk günkü gibi. bu manzaraları gördükçe mikrofonun gereksiz oluşu ve acizliği gözler önüne seriliyor. içerisi boş olduğundan ufak bi fısıltı bile karşı taraftan rahatlıkla duyulabiliyor. (akıllara zarar..) yalnız kentte hummalı bir çalışma mevcut. bitince çok güzel olacaktır inanıyorum ki. 

bu sırada güneş son demlerini yaşıyor gökyüzünde. hemen yola çıkıyoruz. daha gidecek 70-80 km yol var demeye kalmadan bi on onbeş dakika sonra “perge 2” tabelasını görüp bir hevesle bizimkilere dönüyorum. ölmüşler de gömen olmamış zavallıları. hiç sesimi çıkartmıyorum. ben değil gözlerim konuşuyor, hazır dile gelmişken bi de şiir okuyor kerata. 

gün batmak üzereyken ve biz antalyayı henüz geçmişken “dünyanın en büyük tünel akvaryumu” yazısı yolumuzdan alıkoyuyor bizi. “dünyanın” kelimesi gerçekten de çok iddialı. bir hevesle yola düşüyor ve bir hışımla kasaya varıyoruz. fiyat kişi başı “29$” cık mış. ancak türk parası olarak “33” lira ediyor dedi kasiyer hanımefendi. artık kurları nasıl çaprazladıysa.. (hem matematik hem geometri yoksunu..) bu fahiş fiyatları duyar duymaz geldiğimizin 4 katı hızda geri gidiyor ve yolumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. ancak yine de gün batımına yetişemiyor ve gün battıktan sonra “otele” varıyoruz. 

bu yorucu günün ardından tahtalı dağının eteğinde denizin karayı kucakladığı yerde güzel bir otelde güzel bir tatil yaparak çok güzel anılar bırakıyor bende antalya yeniden..

siz siz olun antalyada ki şelaleleri görmeden, antik kentleri dolaşmadan, ufak tefek bi kaç hediyelik almadan ve mümkünse deniz, kum, güneş triyosunun tadını çıkarmadan dönmeyin derim..

 

28.04.2013

antalya-2 fotoğraf albümüne  ulaşabilirsiniz.

Önceki: Antalya-1
Sonraki: Bursa
Yurtdışı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Saat
Site İçi Arama

İçerik Rss - Haberler Rss

Tasarım ve Programlama: Omnportal