Yurtiçi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mesafe
İstatistikler
Toplam: 34885
Aktif: 5
Bugün: 45
Dün: 116
Revize Yazılar

Bana Ulaşın

        

 

......

Kırşehir

sizi biraz eskiye, eskiye derken kışa götürmek istiyorum. soğuk ve biraz da yağmurlu bir aralık günüydü. yol arkadaşım önder hafta sonu günübirlik kırşehire arkadaşımı görmeye gidiyorum demişti. hemen de yamanacak yeri bulmuş olan ben fırsatı kaçırmamış, soluğu beraber “aşti” de almıştık. plan gayet basitti aslında. sabah kırşehire gidilecek, öğleye kadar gezilecek, öğleden sonra da önder arkadaşıyla takılırken, bende topraklarında bin bir güzelliği barındıran bu şirin ve küçük anadolu kentinde dolaşacaktım. lakin sonunu benim bile kestiremediğim bi maceraya atıldığımızdan ikimizin de haberi yoktu..

22 aralık 2012 saat 08.26 yı gösteriyordu anı ölümsüzleştirdiğimiz tarih. 4 dakika kalmış anlaşılan.. reklam olmasın diye de üstü biraz sansürlemeyi düşünüyordum ama çok daha yanlış anlaşılmalara mahal vermemek adına “şanal” ın kalmasına izin verdim. 21 aralıkta kopmayan kıyametin şerefine adanmış bir yolculuktu bu. 

havanın kapalı olmasına karşın dağların, ovaların, bozkırın arasından düümdüz uzanıyor yol. 3 saatlik süren bir yolun ardından şehrin biraz dışında bi yerlerde iniyoruz. neden otogarda inmediğimizi bilmiyorum açıkçası. indiğimiz yerden firmanın şehir içi minibüsleriyle sora sora ulaşıyoruz gideceğimiz yere. önderin arkadaşı tüm tarihi eserlerden önce geliyor anlaşılan. direkt onu buluyoruz. ardından da bi kahvaltı geliyor tabi.. önder ile arkadaşı muhabbetin dibine düşmüş, derin konulara, dedikodulara dalmışken ben kamboçyalıyı oynuyorum. (kamboçya 1863-1953 arası bir fransız sömürgesi oluyor.) muhabbet faslını çok uzatmadan kalkıyor ve bu küçük kenti gezmeye başlıyoruz. neden bu kadar acele ettiğimize gelirse önderin kafasındaki planlar bir bir ortaya çıkıyor. oralara gelmeden merkeze gelelim biz buyurun. 

"cacabey medresesi" kentin tam da meydanında bulunuyor. meydanın altında ise bi yeraltı çarşısı mevcut. medrese zamanında dönemin en kaliteli rasathanelerinden biri olarak işlev görsede, içerisi ise bu gün cami olarak kullanılıyor. çeşitli odalar, odalardan birinde de sesli bir biçimde kur’an okuyan imam da mevcut. içeride gezinirken aşağı doğru inen bi merdiven ve ufacık bi kapı gözüme çarpıyor. 13. yüzyılda yaşayan caca bey burada yatıyormuş. küçücük odanın içinde, sandukanın başında dua ederken, tabuttan korkan çocuklarda bizden feyz alarak içeriye giriyorlar bir bir. semaya çevrilen bu küçük ellerin inmesini bekliyoruz dışarı çıkmak için. 

hızlıca kaleye çıkıp yukarıda soluklanırken ayaklarımız altına aldığımız bu koca kenti doya doya seyrediyoruz. saat öğlen 2 yi geçerken kentte tüm işlerimizi tamamlamış ve önderin arkadaşını da uğurlamıştık. havanın 16.30 civarı karardığını düşünürsek gideceğimiz yere çok geç kaldığımızın farkındaydık. gideceğimiz yer ise önderin tavsiyeleri üzerine yaklaşık bir saat mesafede ki nevşehir-hacıbektaşta ki “şerif çırık” ın mezarıydı. (o da kim ya demeyin, devamını bekleyin $$$) saat 15.30 civarı hacıbektaş merkeze inmiştik.

(eveet eveet hacıbektaş kırşehire ait değil ancak yazının devamı niteliğinde olan nevşehirde biraz fazla birikme olduğundan burdan devam edeyim istedim.) hiiç vakit kaybetmeden iran-nişaburlu mutasavvıf Seyid Muhammed bin Seyyid İbrahim Ata’nın dergahına ya da fazla uzatmadan bildiğiniz adıyla hacı bektaşın türbesinde alıyoruz soluğu. giriş ücretinin 3 tl olduğu müze türbeye nedense sorgusuz sualsiz dalıyoruz önderle. alevilik açısından da önemli bi yer olan mekan aslında türbeden daha fazlası. 

konyada ki mevlananın aksine bektaşın mezarı çok sade. başında dua okuyan, gözü yaşlı teyzeler de yok nedense. işimiz bitip meydana döndüğümüzde “çilehane” ye nasıl gideceğimizi düşünmeye başlarken bi souvenir e dalıyoruz. mekan sahibi ile önder “4.” derece akraba çıkıyorlar. hemmen bi taksi bulunuyor, fiyat ucuzluyor ve yolumuz yaklaşık 3 km ötede ki çilehane olurken havada iyiden iyiye kararmaya, şehir ışıkları bir bir yanmaya başlıyor. her yan edebi kişilerin heykelleriyle dolu. ama biri var ki hem mezarı başında kendi eserleri çalıyor, hem de kenti en güzel yerden izliyor. 

gördüğünüz üzere “aşık mahzuni şerif” oluyor şerif çırık. tam da mezarı başındayken akşam ezanı okunuyor. kültür-sanat-uhreviyat triyosu içerisinde ezan sesi -arkada ışıkların yandığı- hacıbektaş ilçesinde yankılanıyor. bakmayın havanın aydınlık gözüktüğüne teknoloji çok gelişti azizim. geceyi gündüz yapıveriyor işte. yola koyulmadan önce buralara adını veren, çilehane adının geldiği yere, hemen yanında ki delikli taşa gidiyoruz.

söylenceye göre hacı bektaş ara ara bu küçük mağaraya gelir ve çile çıkarırmış. bir gün yine çile çıkardıktan sonra “atıyla” birlikte içinde bulunmuş olduğum delikten rahatlıkla geçmiş. o gün bu gündür buraya gelen ziyaretçiler kimsenin yardımı olmaksızın bu delikten geçmeye çalışır, geçenlerin sevabı günahından çok olduğu, geçemeyenlerin ise adak adaması gerektiğine inanılır. ben de zor da olsa delikten geçmiş, geçerken de bir kaç kare çekmeyi de unutmamıştım. delik kızmış olucak ki kolay kolay çıkartmadı beni dışarıya. 

önder de delikten kazasız belasız geçtikten sonra taksici abimiz bizi otogara kadar bırakıveriyor. hava ise iyiden iyiye kararmıştı. biz ise ankaraya dönmek yerine daha da uzaklaşıyorduk başkentten. hacıbektaşa gelirken yolda görmüş olduğum bir tabela üstüna “la önder hazır buraya kadar gelmişken kapadokyaya da mı gitmeyağhk” diyerek önderi de ikna etmiş ve ani bir karar ile hiç bir hazırsızlık yapmaksızın gara vardığımızda bileti nevşehire alıp gecenin bilinmezliğine doğru yola çıktık.. 

siz siz olun bozkırın tezenesi rahmetli neşet ertaşın mezarının başında bi fatiha okumadan, cacabey medresesini görmeden, hacıbektaşın türbesine bi fatiha okumadan, mahsuninin mezarı başında türkülerini dinlerken ve mümkünse deliklitaştan geçmeden dönmeyin derim..

 

22.12.2012

Önceki: Konya
Sonraki: Nevşehir
Yurtdışı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Saat
Site İçi Arama

İçerik Rss - Haberler Rss

Tasarım ve Programlama: Omnportal