Yurtiçi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mesafe
İstatistikler
Toplam: 34885
Aktif: 5
Bugün: 44
Dün: 116
Revize Yazılar

Bana Ulaşın

        

 

......

Selanik

Bir tur kapsamında çıktığım bu yolculukta ilk durağım Ankara'ydı. Otobüsle gideceğimiz bu uzun yola akşam 5 sularında başladık. Çok sayıda mola verdikten 12 saat sonra İpsala sınır kapısına vardık. Balkanlar'dan gelen soğuk havanın etkisiyle Ağustos'un ortasında üşümeye başlamıştım. Bir saat kadar sınırda dip bucak arandıktan sonra -ki bu sırada zilyonlarca sinek tarafından da ısırılmışım.- nihayet Avrupa'ya ilk adımımı attım.

image

Mutluluktan neredeyse ağlayacak olan ben yurtdışında ki ilk fotoğrafımı çekmiştim. Sağ üstte ki “güle güle” yazısını görmek bile yeterliydi. Geçen sene Edirne yazımı yazarken kahrolası sınırlar diye bağırırken nihayet sınırın öbür tarafına geçmiş olmak nirvanaya ulaştırdı beni. Bu sırada saat 06.15 olmuştu ve Yunan topraklarında ilerlerken güneş ışımaya başlıyordu.

Dedeağaç'a gelene kadar ki 50 kilometrelik yolumuzda her yan minareli şirin Türk köyleriyle, tarlada çalışan insanlarla doluydu. Anadolu'dan çokta farklı olmayan bu coğrafyada biraz hayal kırıklığına uğramıştım açıkçası. Avrupa vatandaşı köylü dayılarım traktörünün üstünde sigarasını tüttürerekten çift sürüyordu. Tek dişi kalmış medeniyet bu olmamalıydı. Lakin Kavala'yı geçtikten sonra işin rengi biraz olsun değişmeye başlamıştı.

Kahvaltımızı yapmak üzere bir yol üstü dinlenme tesisinde durduk. Saat 9'a geliyordu. Otobüsümüzde priz olmadığından ve telefonumun şarjı bitmek üzere olduğundan kasaya gidip "telefonu şarja takabilir misiniz?" diye sordum birsirtakisever güzel ablama. Ama bu şirin ve güleç yüzlü abla beni anlamadı ne yazık ki. Elimdeki şarj aletini görmüş olacak “Prizos??”diye haykırdı. Orada Yunanca'nın felsefesini anlayan ben “hee prizos prizos” diyerekten cevabı yapıştırdım. Bu sıcak Ege insanıyla olan bu koyu sohbetimizden sonra yörenin meşhur frappesiyle kahvaltımı tamamlayıp öğleye doğru Selanik sokaklarına vardık.

Ülkenin en büyük 2. Kenti sahiden de krizden nasibini almış. Çoğu dükkan kapalıydı. Hayalet kenti andıran varoş sokaklarından geçtikten sonra asıl civcivli yere ulaştık.

image

İlk durağımız atanın eviydi. Girişteki sokağın yunan polisler tarafından korunduğu ev Türk konsolosluğunun içinde yer alıyor. Gurbet ellerde “hoşgeldiniz” diyerekten karşılanmak milliyetçilik duygularımı kabarttı birden. Tadilatta olan bina gittiğimiz günden 3 gün sonra açılıyormuş. Evin karşısında bi souvenir mevcut. Atanın eviyle ilgili pek çok hediyelik satıyor ve üstelik de çalışanlar Türk. 

Evden ayrılıp otobüsümüze doğru giderken bi kitapçıda bi şeyler tanıdık geliyor gözüme. 

image

"Anaa İmirzalıoğlu değil mi lan bu?" derken yandaki amcalarda bizi kesiyor. Loipon dergisinin başlığında “karadayı narkotikten hapiste” yazıyor belirteyim. Yunan dostlarımız Türk medyasını fazlasıyla takip ediyor. Bazı büfelerde günlük olarak hürriyet, sözcü, sabah gibi gazeteleri de bulmanız mümkün. 

Bu güzel rastlantıdan sonra rotamızı Lefkos Pyrgos a çeviriyoruz. 

image

1537 yılında Kanuni'nin denizden gelen tehlikeleri önlemek adına yaptırdığı Beyaz Kule sonraları hapishane olarak kullanılmış. O dönemde Kanlı Kule dedikleri mekanı Yunanlar Balkan Savaşları'nda ele geçirince zafer işareti olarak da beyaza boyamışlar. Her ne kadar bu gün o halinden eser kalmasa da, kule kentin simgesi konumunda. EU öğrencilerine ücretsiz olan kuleye biz 2€ ödeyerek çıkıyoruz.(her ne kadar müze kartımız olsa da burada geçmiyormuş muhterem müzeciler) Kahrolası sınırlar burada da devam ediyor anlaşılan. Avrupa'da olduğumuz sürece her yerde NON-EU damgası yemek dokunuyor yahu sevgili Selanik göçmenleri.

Kulenin dört bir yanında dolaştıktan sonra Nikis Caddesi'nden Aristo Meydanı'na doğru kordondan ilerliyoruz. Hava adeta yanıyor. Kordon boyu barlar ve kafelerle dolu. İş vakti olmasına karşın kentin yarısı buralarda dünya bira rezervlerini tüketiyor. Sıcak fazla gelmiş olacak ki diyorum “böyle olmucak böyle bi büfe bulayım su alayım”. Az gidip düz gittikten sonra karşımıza bi “kiosk” çıkıyor. Derhal yanaşıp 1 Litre su alıyorum. 70 sent tutuyor.

Bir elimde harita bir elimde su gide gide Aristo Meydanı'nı buluyoruz. Meydanda güvercinlerden başka fazla insan görmek zor. 

image

Biz etrafı gözlerken bi siyahi satıcı yanaşıyor yanımıza. Türk olduğumuzu öğrenince kendisininde Senagalli olduğunu belirterek selamun aleyküm diye başladığı lafına bi şey satmak için ikna çabalarıyla devam ediyor. Lakin biz çetin ceviz çıkıyoruz ve siyahiyi yolluyoruz. 

Aristo Meydanı'dan sonraki durağımız Aya Sofya Kilisesi. Kiliseyi ararken kaldırım kenarında Yunan milli takımı formalı yaşlıca bi bey amca eski paralar satıyor. Fırsattan istifade yanına uğrayıp paralara bakıyorum. O da nesi!! Kullandığımız 1 liralar 25 kuruşlar gırla gidiyor. Aynılarını cebimden çıkarıp takasa girmeyi teklif ettim. Sağolsun kırmadı beni. Biz yol arkadaşım Ahmetle drahmiler hakkında konuşurken “bende türkçe biliyorum” diyerek lafa giriyor bey amca. Beni oldukça şaşırtan bu hususta yaşı gereği Türkçe bildiğini ve her yıl “konstantinopolis” e gitmeye çalıştığını belirtiyor. Biz ne kadar İstanbul olduğunu diretsek de büyüğe saygı çerçevesinde sesimi çıkartmıyorum. 

image

Kiliseye vardığımızda sarı bayrak dikkatimi çekiyor. Sonradan tüm kiliselerde göreceğim bu bayrak çift başlı Bizans kartalından başkası değil. Bizans Ortodox Kilisesine bağlı olan yöre ibadethanelerinin merkezi “Konstantinapolis”.  

Selanik'te çok fazla Osmanlı eseri kalmadığından bol bol kilise geziyoruz Ahmetle. Aya Dimitri Kilisesi'de onlardan biri. 

image

4.yüzyılda Romalılardan kalma “paleochristian” döneminde inşa edilen kilise UNESCO'nun miras listesinde. 

Bu güzel Ege sahillerindeki vaktimiz azalırken biraz dinlenmek adına Dikastrion Parkı'nda biraz kendimize geldikten ve pelteye dönen beynimi burnumdan boşalttıktan sonra kordona doğru harekete geçiyoruz. Farklı bi yoldan gitmek adına semt pazarına atıveriyoruz kendimizi.

image

Kentte kaybolarak gezmek zor, zira her yol kulenin olduğu meydana çıkıyor. Bu mantıktan hareketle gördüğümüz ara sokaklara dalıyoruz. Yunan esnafı çok rahat mirim. Kime ne sorduysak oturduğu yerinden kalkmadı hiç biri. Sonra vay efendim de kriz çıktı da ülke battı da. batar tabi ulen. Halbuki aynısını evimde ben kullanıyorum dese tapusuna ortak olurum o işletmenin. Velhasıl bir kaç souvenirden magnetlerimi aldıktan sonra Arnavut taşlı Selanik sokaklarından başladığımız noktaya dönüyoruz.

Beyaz Kule'nin yakınlarında otobüsümüzü beklerken midem kazınıyor. Etrafta da yaşlı bi amca simit satıyor. Koulouri dedikleri Yunan simidinden alıyorum bir tane. (gugıldan arattığınızı var sayıyorum) Gördüğünüz üzere biraz az pişmiş gibi gözükse de tadı gayet de güzeldi.

image

Ankara'da akşam saatlerinde 7 tanesi 1 lira olan simitler dururken koulourinin tanesine 50 cent vermek biraz dokundu açıkçası ama işin içine gurbet-kilise-sıcak triyosu ve hafif bir esinti de girince lezzet ikiye hatta üçe katlandı.

Tam da bu lezzeti doruklarda yaşarken otobüsün kornasıyla kendime geliyorum. İnsanı kendisinden daha sıcak, olan İzmir'in kardeşi çok güzel hatıralar bırakıyor bende.

Siz siz olun Beyaz Kule'ye çıkmadan, Aristo Meydanı'nı görmeden, kordonda leziz simitlerden tatmadan ve mümkünse Ote Tower'da bi frappe içmeden dönmeyin derim..

 

13.08.2013

selanik fotoğraf albümüne  ulaşabilirsiniz.

Önceki: Prag
Sonraki: Sofya
Yurtdışı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Saat
Site İçi Arama

İçerik Rss - Haberler Rss

Tasarım ve Programlama: Omnportal